Feeds:
Yazılar
Yorumlar

RÜŞVETÇİ DEĞİL, ÖĞRETMENİZ!

24 Kasım’da kutlanacak Öğretmenler Günü öncesinde Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığı ve Valiliklere gönderdiği yazıda, öğretmenlere pahalı hediye alma yasağı getirmiş. Başbakanlık ve MEB, öğretmenlere ‘altın ve pahalı hediyeler yerine çiçek, kitap gibi sembolik hediyeler’ alınabileceğini belirtmiş.

Böylece, yılda bir parsayı toplayan öğretmenin de işine taş konmuş oldu. İyi de oldu! Öğretmenler Günü ayağına, akrabalarını işe yerleştiren, çocuğuna yurt dışında eğitim hakkı sağlayan, kooperatif zengini eden eğitimciler, bakalım şimdi ne yapacak?
“Baba, ben patlamış değil haşlanmış mısır satmak istiyorum!” diye ağlayan çocuğuna mısır haşlayıp sattıran, likit yumurta ile köşe olmaya çalışan öğretmenim, bu sözleşme ile tam anlamıyla şapa oturmuş durumda.

Daha geçenlerde oğluna kâğıttan gemi yapıp ticarete atılmasını sağlayan öğretmen arkadaşımı, ikinci gemi için kırtasiyeden mukavva alırken gördüm! Deli gibi çalışıp ikinci gemisini bitirmeye çalışıyordu. Böylece “Öğretmenler Günü’nde hediye edildi. Ne yapsaydım? Hediyeyi geri mi çevirseydim?” diyecek.

Bugün içimden geldi; öğretmenlerin bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökeceğim.
Mesela bazı arkadaşlar, sınıfta ön sıraları ücretli hale getirmiş. Efendim, dersi ön sıradan izlemek 500 YTL, ,ikinci sıra 400 diye fiyat koymuş! Tapu için de sınıf defterinin arasına rüşvet pardon “BAHŞİŞ” bırakıyorlarmış! ( Hiç böyle değillerdi! Acaba bunlar kimi örnek alıyor?)
Bazıları da Öğretmenler Günü’nde gelen altınlarla kuyumcu dükkânı açmış. (Yaaaa! )… Savunmasında, “Burası kayınpederimin! Bizimle ilgisi yok.” diyormuş.

Bu anlattıklarım, hepimize ne kadar da tanıdık geliyor, öyle değil mi? Hatta kanıksadık bile… Böyle bir haberi duyunca, “ Aman! Ne var bunda? Her zaman yaptıkları şey…” demiyor muyuz? Üzerinde fazla konuşmaya bile değer görmeyip gündemi başka tarafa kaydırmıyor muyuz?
Güçlüyle uğraşmaktansa güçsüzü ezmek, egomuzu daha fazla tatmin ediyor. Canın birine çatmak mı istiyor, konu sıkıntısı mı çekiyorsun? Hiç üzülme! Çıkar sandıktan öğretmeni, başla yazmaya… Aşağıla, yerin dibine sok, ağlak, kültürsüz, sapık, yetmedi dayakçı de! Destekli olsun diye de anılarından birkaçını “doğru, yanlış fark etmez” döktürdün mü değme keyfine… Yetmezse araya adamlarını sokup sürgüne yolla. Bak o zaman kendini nasıl kuş gibi hafif hissedeceksin. Hatta yazın, en çok okunanlarda başköşede yer alacak. Günlerce yazının okunmasını sağlamış ve adından da söz ettirmiş olacaksın.

Unutulan bir şey var ki biz bu ülkede sekiz yüz bin kişiyiz. Şimdiye kadar öğretmenler hakkında birçok şey yazılıp çizildi. Her meslekte, etik davranışlar sarf etmeyen olduğu gibi, bizde de vardır dedik. Kınadık! Ancak rüşvet kelimesinin lügatımıza girmesine bile asla izin vermedik, vermeyeceğiz de.

Gelelim Öğretmenler Günü’nde gelen hediyelere… Şahsım adına söylemem gerekirse, selpak mendil dışında bu bahsi geçen hediyelerden bir tane bile almadım. “Alan yok mu?” diye sorduğunuzda cevabım “Var!” olacak. Ancak hiçbir öğretmen, “Bana altın alın.” demez, dememiştir de…

Bunu organize eden, Sınıf Aile Birliği Başkanı’ndan başkası değildir. Veliler kendi arasında böyle bir yarış içine girmiş durumdalar. Bu durumdan sorumlu olan öğretmen değil, asıl kendilerinin ne kadar varlıklı olduğunu ispatlama çabasında olan velilerdir. Ayrıca bahsi geçen hediye olayı da her okulda karşılaşılan bir durum değildir.

Sürekli “Hediye götüremediğim için öğretmen beni sevmedi!” tümceleri de sekiz yüz bin öğretmene mal edilemez. Öğretmenlik, masa başında oturup, çalakalem sallamaya benzemez! Bu işi yapmak, müthiş bir sabır ve yürek ister. Hem de öyle bir yürek ki eve geldiğinizde konuşmaya bile takatinizin kalmayacağı kadar…

Sormak lazım; her Eylül ayında, kayıt parası vermekten iflahı sökülüp de, ”iyi okul” diye adlandırılan okullara çocuklarını kaydettirmek için araya onca torpil sokarak fahiş meblağlar veren, hak yiyen insanları niçin etik buluyorsunuz?

Rüşvet” kelimesinin ”bahşiş”e çevrildiği bu düzende, yatlar, katlar ve gemicikler alınırken, öğretmene gelecek olan hediyenin derdine düşüp bizleri aşağılamak çok mu etik?
İmza atmamız isteniyor, öyle mi? Atarız! Ancak bu imzayı Türkiye Cumhuriyeti’nde çalışan tüm kamu görevlileri de atmalı! Yiyorsa tabii…

Unutmayın!


Bizler, elimizde Deniz Feneri değil meşale taşıyoruz.

 

 

Reklamlar

HERKESİN BİR İLK AŞKI VARDIR

İki genç birbirini ölesiye severken, yaşamın olmazsa olmazlarından olan kötü kader de sinsice ağlarını bir ters iki düz şeklinde örmeye başlar. Tabiki de bu model, ileride tecrübenin lastik kısmını oluşturacaktır. Onlar, genellikle ormanda buluşup yeni doğmuş keçi yavrusu misali, o ağaç senin bu ağaç benim “Yakaladım seni!” diye artmış libidolarını koşarak dindirmeye çabalaya dursunlar, bizim kötü kader diye nitelendirdiğimiz ağ örücü, bu iki gence beş şişten çorap örmeye başlamıştır bile… Kimine göre başlarına geçirmek için kimine göre de, ormanda tepinirken ayaklarını korumaları içindir. Nihayetinde oğlak misali koşmasanız da herkesin illaki bir ilk aşkı olmuştur.

Hani mesaj yerine mektupların yazıldığı, birbirine en romantik şarkıların hediye edildiği dönemlerden bahsediyorum. En mahrem anların yatakta değil parkta elele gezmek olduğu, karşısındakini söğüşlemekten ziyade bir simidi paylaşmanın hazzına varıldığı yıllardan…
Kısacası şu zamanda olmayan ama bundan yirmi otuz sene önce yaşanan gerçek bir aşktan bahsetmek istiyorum.

Birbirlerini görmeyeli tam tamına yirmi koca yıl geçmişti. Nice fırtınalar atlatılmış, yaralanmış ve yaralamışlardı. Nefret edilmiş, nefret eden olmuşlardı. Her şey ama her şey değişmişti. Değişmeyen tek şey o iki gencin yıllar önceki aşkıydı. Çünkü anılarını o kadar derinde saklamışlardı ki kimse kirletememişti. Bu geçen yıllar içinde adlarını bile sesli telaffuz etmemişlerdi. Korktukları tek şey, saf ve masum anılarının kirletilmesiydi.

Ayrı geçen yıllarda“Kim kimi daha çok anımsadı?” bu bilinmez ama bilinen bir şey var ki ne zaman genç bir çift görseler, yürekteki tozlu sevda akla gelir ve dudaklardan dökülen tek dua “Dilerim, onların aşkı da anımsandığında mutluluk verecek kadar güzel geçer.” olurdu.

Birlikte oldukları dönemde o kadar çok yürümüşlerdi ki, onları görenler dolmuşa binecek paralarının olmadığını düşünmeye bile başlamıştı. Halbuki onlar için yürümek, birlikte geçirilecek zamanı uzatmaktı.
Geçen onca zamandan sonra, tesadüfen belki de istedikleri için elleri birbirine dokunmuş, sıcak bir dokunuş ve terleyen eller unutulmaz anın ilk kareleri olmuştu. Artık zaman durmuş yürekleri ellerinde atmaya başlamıştı.
Sonra…
Yani yine aylar sonra, bir kış günü değdi dudaklar birbirine… Öpüşmek bumuydu sahi? Nafile… Yapılan tüm tembihler firardaydı.

Ayrı geçirdikleri anlar, onlar için kara zindandaki prangalı mahkûm misaliydi. Küçük bedenlerine o kadar büyük bir sevda yüklemişlerdi ki bunun altında ezilmeye hatta birbirlerini ezmeye başlamışlardı. Artık, aşkları ızdırap çekiyordu. Hayatta her türlü acıya katlanabilirlerdi ama aşklarının ızdırabına asla…

Her ikisi de bu duruma kahroluyor ve aşklarını kurtarmak adına ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Kolay değildi, kolay olmadı da…

Bunu yapmak erkeğe düşmüş ve her söylediği sözle sevdiğinin yüreğini istemeyerek de olsa paramparça etmişti.

Son kez eller birleşti ve esen soğuk rüzgara inat hiç ayrılmayacakmış gibi sarıldılar. “Ağlamak yok!” demişlerdi birbirlerine ama bu sözü tutmanın imkânı var mıydı?

Giden görmese de ardından bakan yaşlı gözler “Şimdi geri dönecek!” diye saatlerce yolunu bekledi.

Ne o gün nede o günden sonra bu söz hiç tutulmadı.Ve bu yüzden, onun adının evde anılması ve resimlerine bakılması yasaklandı. İki yıl sonra ikisi de üniversiteyi kazanmış ve hayata yeni sayfalarla başlamışlardı. Kızın aklına ne zaman sevdiği düşse herkesten sakladığı kaseti çıkarıp, sevdiğinin sesini dinler ve için için ağlardı. Yılların geçmesi ile resimler ve kaset bir kutuya mahkûm olmuştu. Özgür olan tek şey yüreklerde gizlenen aşk anılarıydı.

Tekrar âşık olmuş, sevmiş ve sevilmişlerdi. Terk etmiş ve terk edilmişlerdi. Ancak hiçbir zaman, o eski aşkın yerine geçebilecek bir aşk yaşamamışlardı. Terk edilmeler ve terk etmeler de artık manasını yitirmişti. Kısacası ilk aşkın kutsallığı bir kez daha benzersizliğini kanıtlamıştı.

Evet, birbirlerini görmeyeli tam yirmi yıl olmuştu. Ve bir gün, bu hikâyeyi dinleyip etkilenen bir arkadaşları sayesinde en beklenmedik anda teknolojinin nimetlerinden sayılan msn de karşılaşmış, hayalini bile kurmaya cesaret edemedikleri bir olayın içinde buluvermişlerdi kendilerini… Onca yıldan sonra “Ne denir? Nasıl hitap edilir?” diye düşünmeye bile fırsatları olmamıştı. Olsa bile bu durum karşısında nasıl bir hazırlık yapılırdı ki?

Onlar, artık aynı kişi değillerdi. Konuşması gereken, yüreklerinde sakladıkları aşklarıydı. Yıllardır saklanan emanet, kutsal bir törenle iade ediliyor gibiydi. Her paylaşım biraz daha yürekleri hafifletiyor ve anıların hatırlanmasıyla tekrar aynı yıllara bir nebze olsun dönülüyordu.

Aslına bakarsanız, nasıl ve niçin ayrıldıklarının hiç mi hiç önemi yoktu. Din, dil veya etnik köken… Sebebi ne olursa olsun, onlar aşklarını bu güne kadar korumuş ve ölene dek koruyacaklardı. Ve bunun korunması için gerekirse bir yirmi yıl daha aşklarını yüreklerinde saklayacaklardı.

En azından buna kendi adıma söz verebilirim…

YAĞMURUN YAŞATTIKLARI

 

             Günlerdir erken uyanmanın verdiği stres, nihayetinde dokuz günlük tatil haberi ile bir nebze olsun dindi. Çünkü bu tempoya daha fazla dayanabileceğimi hiç ama hiç zannetmiyordum. Uzun zamandır ilk defa “yani üç haftadır” sabahım mutlu geçti. Tek sorun; günlerdir dinmeyen yağmurda…

             Birçok insan yağmurda gezinmeyi, aşkını anlatmayı, camdan bakmayı, falan filanı sevebilir ama ben sevmiyorum işte! Yani sevmiyorum diye de mevsimler üçe inecek değil ya! En azından arada bir güneş yüzünü gösteriyor ve gök kuşağını seyredebiliyorum. Buda bir şey…
Ufak tefek işlerimi hallettikten sonra dışarıyı seyretmek için balkona çıktım. Hani şu yağmur sevdalılarının dediği gibi toprak kokusunu içime çekmek istedim. Günlerdir yağan yağmurdan sonra maalesef ki toprak kokusu falan kalmamıştı. Ama ben ısrarcıydım. Koku yoksa romantik laflar edip hatta şiir bile yazabilirdim. Alıcı gözüyle yağan yağmura ve etrafa bakmaya başladım. Karşı binaların alt katlarına su dolmuştu. Kadınlar eşyalarını dışarı çıkarmak için çırpınıyor, çocuklar ise komşulara teslim ediliyordu. Herkes birbirine bağırıp duruyordu. İçimden “Acaba yanlış yöne mi bakıyorum?” dedim. Mutlaka yanlıştı… Romantik olmam gerekiyor ama bu manzara karşısında sadece isyan duygularım depreşmişti. Hemen ters yöndeki balkona geçip seyrime başka bir açıdan devam etmeye başladım. Buradaki manzara ise diğerinden daha beterdi. Ağaçlar devrilmiş, hatta komşunun duvarı bile yıkılmıştı.

           Bunca olayı gördükten sonra “Ah ah! Yağmurda gezmek, camdan yağışını seyredip çay yudumlamak ne kadar güzel olur.” diyemiyorum ne yazık ki… Bunu düşünecek kadar tuzu kuru bir insan değilim. Tabiî ki de doğanın yağmura ihtiyacı var. Bunu asla yadsıyamam ancak dışarıda yüzlerce insan bu durumda iken yağmur romantizmini de içime sindiremedim. Demek ki olaylara yaklaşımım veya bakış açım farklı… Ya da anormal bir insanım.
Bu düşüncelerle içeriye girdiğimde radyonun nağmelerine kulak verdim. Güzel bir türküydü. Sanki hüznüm bir kat daha artmıştı. Birden tanıdık bir ses ciyaklamaya başladı. “Kısa bir reklâm arasından sonra yine sizlerle birlikteyiz.” Bu ses, sabahları “Günaydın Türkiye!” diye bağıran cırtlak kızın sesiydi. Koku almış tazı gibi yerimde çakılıp kaldım. Tek istediğim “bizi şu numaradan arayabilirisiniz” demesiydi. Bıkmadan reklâmları dinlemeye başladım. Numarayı vermeliydi. Verdi de… Artık öcümü alacaktım. Tam radyoyu kapatacaktım ki son reklâm öç alma duygumu ertelememe neden oldu. Bu bir peçete reklâmıydı. “İftar sofralarına yakışan “…  Peçeteleridir.” diye devam ediyordu.

           Millet yemeğe katık bulamazken senin kâğıt peçeteni mi sofraya alacak? Peçeteni satmak istiyorsan sat da iftar sofrası ile bağdaştıracak kadar basitlik sergileme. Ramazan ayı geldiği günden beri tüm reklâmlar bu aya yönelik işlemeye başladı. Durumdan nemalanmak bu olsa gerek… Ramazan dolayısıyla her şeyin iki katına çıktığı bir ülkede aslında bu uyanıkları çok görmemek gerekiyor. Onlar hayatları boyunca yoğurdun kaymağını yemeye alışmışlar. Halkın etinden, sütünden tüyünden, tüsünden faydalanmazlarsa içleri rahat etmez.
Dışarıda yağmur mu yağıyor, fakirin evini su mu basmış kime ne? Al eline çayını yağmuru seyredip hayallere dal… Sofrasında kuru zeytinle orucunu açanlar, gidecek evi olmayanlar varmış. Bundan bize ne… Sofrasında üstü dondurma altında künefesi olan tatlısı, kolası ve peçetesi olsun. Özellikle de peçete… Mutlaka olmalı!
Keşke yağmuru seyrederken hayallere dalacak kadar huzurlu, ellerini peçete ile silecek kadar tok olan insanların olduğu bir ülkede yaşayabilseydim.

 

 

 

 

 

 

ÜÇ KAPAĞABİR BARDAK

 

 

            Acaba bizleri cezbeden bedava kelimesi mi yoksa bardak sevdamız mı? Eğer sebep bardak sahibi olmak olsaydı, onca para verip kapak biriktireceğimize gidip bir zücaciyeden takımını alıp bu işkenceden kurtulurduk. Maalesef ki sebep bu değil! Bizleri tetikleyen tek şey “bedava” kelimesine gösterdiğimiz şartlı tepkimiz…

 

            Bahsi geçen renkli bardakları almak için çekilen işkenceyi düşündükçe “Biz nasıl bir milletiz?” demekten kendimi alamıyorum. Neden mi?  Bakın şimdi…

 

            Bundan bir hafta önce arkadaşımın daveti üzerine kendisine gittim. Mutfakta koyu bir sohbete dalmışken “En çok oturmayı sevdiğim yerdir.” kapının çalınması ile birlikte sohbetimize ara verdik. Gelen kapıcıydı ve çöpleri topluyordu. Ceyda sohbetten uzaklaşmamak adına hemen çöpleri toplayıp kapıda bekleyen kapıcıya uzattı. Ve sonra kaldığımız yerden hararetli konuşmamıza devam etmeye başladık. O arada kapının çalındığını duyan eşi, salondan ağır adımlarla gelip “Gelen kapıcıysa şu kapakları ver de bardağı getirsin.”  dediğinde, arkadaşımın yüzü birden değişiverdi. Çünkü biraz önce boş şişelerle birlikte kapakları da atmıştı. Olayı kısa süreli idare edip hemen bir plan yapmaya koyuldu. Tüm bu olanları komedi filmi izler gibi seyrediyordum. Kızı, babası ile birlikte ders çalıştığı için markete gidecek kişi aranıyordu. Didem, hamile olduğu için tüm gözler bana çevrilmişti. Olayın garipliğine daha alışamamışken bu komedinin başkahramanı oluvermiştim. İstemeyerekte olsa markete gidip her ihtimale karşı altı tane kola alıp geldim. “ Asansöre binemediğim için beş katı merdivenlerden inip çıkmam da cabası” eve girdiğimde hemen operasyona başladık. Kapakları teker teker açıp “üç kapak bir bardak” yazısını aramaya koyulduk. O kadar gönülsüz bu olayın bir parçası olmuşum ki her açtığımız kapakta “1litre bedava” yazısı çıkıyordu. Sadece birinde aradığımız yazıyı bulabilmiştik.

 

            Çaresiz, olay açığa çıkacaktı. Servise gelen kapıcının zil sesi ile Ceyda’nın yüzü birden değişivermişti. Eşi tekrar mutfağa gelip kapakları sorunca, artık acı gerçeği açıklamak zorunda kalmıştı. Didem ile ben, tekrar seyirci pozisyonumuzu alıp gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Olayı sessiz karşılayan eş, masada yerini alıp konuşmamıza katılmak istedi. Güzel bir giriş yaparak konuyu “neden bu milletin adam olamadığına” getirdi. Tüm sorunun “sorumsuzlukta” yattığını anlatmaya başladı. Az önce yaşanan olayın da buna bir örnek teşkil ettiğini, kadınların bu konudaki yetersizliğini ve sorumsuzluğunu ele aldı. O kadar seri bir şekilde taşlamaya geçmişti ki, biz daha gardımızı almadan bir diğeri geliyordu. Bir kapak konuyu nerelere getirmişti. Sonunda verdiği tepkinin anlamsızlığını fark etmiş olacak ki bu kampanyaların insanları ne duruma düşürdüğünden bahsetmeye başladı. İnsanları bilemem ama beni ne duruma düşürdüğü ortadaydı…

 

            Birkaç gün sonra mahalle bakkalına gidip üç kapağım olduğunu ve bir bardak istediğimi söyledim. O da bana, adımı listeye yazacaklarını ve bardak siparişi vereceklerini söyledi.  Yani bu kıymetli bardağa öyle kolay sahip olunamıyormuş. Küçük işletmecilerde durum böyleymiş.  Eskiden medya sayesinde gazetelerin verdiği kuponlarla evde soba tutuşturmaya yarayan bir yığın gazetemiz oluyordu. Şimdi ise renkli bardak sevdasına bir yığın pet şişe koleksiyonumuz ve asit yüklü bir midemiz oldu.

 

            Kapak deyip geçmeyin! Devletin bu durumda olmasına sebep olan etkenlerden biri de kadınların iyi bir şekilde kapak toplayıp bardak sahibi olamamasında yatıyormuş.

 

Benden söylemesi…

 

 

BIKTIM KİRACILIKTAN!

        Ben toplumumuzdaki birçok insan gibi kiracı ve  mağdur edilenim. Evi olmayan, boynu bükük, mülk sahibi ne derse onu yapmak zorunda olan biri…

        Kahrolası dünyada kafamı sokacak, kendime ait, bırakın bir evi bir kümesim bile yok. Hal böyle olunca da ev sahiplerine muhtaç oluyorsunuz.

        Maaşımı aldığımda, her memur gibi evime ekmek bile almadan ev sahibine kirayı veriyorum. Böylece evin bir ay bana ait olduğunu hissetmek istiyorum. Ama maalesef bu böyle olmuyor. Neden mi? Bakın şimdi…

        Bu eve geçen yaz taşındım. Ev sahibi evin kalorifer, güneş enerji ve kapıcısının olduğunu söyledi. “Aman ne güzel!” dedim. Sonra ev sahibi dinimi, hangi mezhepten olduğumu, etnik kökenime varıncaya kadar sordu. Bu sorulardan tam puan alınca sözleşme yaptık. Ben o hengâme içinde eve alıcı gözüyle bir türlü bakamadım. Zaten böyle bir bakış tarzı da bu maaşla olmaz. Her neyse, konuyu dağıtmadan devam edeyim. Bir hafta içinde apar topar eve taşındım. Taşındım taşınmasına da evde kalorifer peteklerini göremedim. Hemen ev sahibini çağırıp sordum. Bana daha yapılmadığını ancak bu ay başlayacaklarını söyledi. Evde eşya varken kalorifer tesisatının döşenmesinin ne demek olduğunu, başından geçenler bilir. Bunu anlatmak bile istemiyorum. Neyse, ben bir ay sonra evde sekiz işçi ile birlikte on beş gün boyunca cebelleşip durdum. Ama artık rahat edecektim.

        Kış yüzünü göstermeye başladığında ev sahibine ne zaman kaloriferlerin yanacağını sordum. Duyduğum cevap inanılmazdı. “Daha kazanı taktırmadık!” dediği an kısmi felç geçirmemek için kendimi çimdikleyip duruyordum. Biz, “ya sabır!” diyerek Aralık ayına kadar kendi imkânlarımızla ısınmaya çalıştık. Sonunda bekleyen derviş misali ölmeden ısınacağımız gün gelmişti. 25 Aralık günü merasimle kaloriferler yanmaya başladı. Bizler bayram çocuğu gibi

sevinmeye yeni başlamıştık ki birden ısımızı kaybetmeye başladık. Bu lükse on beş gün vakıf olabilmiştik. Ancak ortada çok önemli bir sebebin olduğunu mülk sahibimizi dinleyince öğrenecektik!

        Dışarıda güneş çıkmış ve benim canım ev sahibim hacı olduğu için israftan kaçınıyordu. İşin en trajikomik yanı ise kiracılardan çıt çıkmıyordu. Ben örgütlenme sevdam ile tüm kiracıları toplayıp bu gidişata “dur!” demenin vakti geldiğini açıklamaya başladım. Hepimiz artık tek yürektik. Sıra ev sahibi ile yapacağımız toplantıdaydı. Gün kararlaştırıp, evlerimize dağıldık. Toplantı günü hepinizin tahmin ettiği gibi, yalnız kovboy olarak kalmıştım. Ben yine de kendi rahatsızlıklarımı dile getirerek konuyu anlattım. Böylece tekrar yanmaya başladı. Bu toplam bir ay sürdü.

        Şubat ayı geldiğinde, artık yanmayacağı söylendi. Hepimizden bir aylık kömür parası olarak 1200 YTL isteniyordu. Tüm hesap kitap işlerini üstlenerek tekrar ayaklandım. Ödememiz gereken ücretin sadece 200 YTL olduğunu ortaya çıkardım.

        Biz soğukta yaşamayı, ev sahibim de istediği parayı alamayacağını öğrendi. Mangalda kül bırakmayan komşularım ise peşin verdikleri paranın acısı ile kıvranmaya başladı. Geri alabileceklerini düşünüyorsanız, biraz zor… Gelecek kış için kömür yatırımında kullanıldı.

        Gelelim yaz sıcaklarında çektiklerime… Üç gündür depo ve güneş enerjisinin suyu akmıyor. Arıza dolayısıyla çalışmadığını düşünüp tamirci çağırmaya karar verdim. Bu gün öğrendim ki ev sahibim depo taştığı için bana söylemeden vanaları kapatmış. Dışarıda ki sıcaklık 45 derecenin üstünde ve ben susuzum. Hazır tamircide bulmuşsun yaptır ya da açsın vanaları diyorsanız, o biraz zor. Çatının anahtarı bir tek ev sahibinde var. O da bir haftalığına yazlığa gitmiş.

        Şimdi ben çıldırmayım da kim çıldırsın?   

 

TEK AĞLAYANIM NİMET!

 

 

           Küçükken, annem yemekte sürekli benimle uğraşırdı. “Tabağındakileri bitir. Ekmeğin kalmasın! Şunu da ye! Bunu da ye…” diyerek en işkenceli saatlerimi sofrada yaşamama sebep olurdu.

           Her defasında da “Bak yudumunu bitirmezsen arkandan ağlar sonra!” diye de fabl niteliğinde hikâyeler uydururdu. Kıt aklımla sürekli yemeklerin ve ekmeğin nasıl ağladığını düşünüp dururdum. Hatta sofrada bıraktığım ekmeği saklayıp, bütün gece “Ağlayacak mı?” diye beklemelerim de cabası…

           Bazen de “Eğer bunları yemezsen arkandan koşup seni yakalar.” derdi. Canıma minnet! Zaten koşup oynayacak birini arıyordum. Ama tek koşan, yemek tabağı ile annem oluyordu. Bizdeki yiyecekler bile annemden korkup beni kovalayamıyorlardı.

           Böylece annem sayesinde tombul bir çocukluluk evresi geçirdim. Yediklerim yerine sürekli ben ağlıyordum. Ama anneme göre hala ben az yemek yiyen, sağlıksız, yüzünde kan olmayan, sarı benizli bir çocuktum. Bu fikri ben kazık kadar olana kadar sürdü. Ta ki “Bu çocuk meğerse sarı benizliymiş!” kararına varıncaya kadar…

          Nimet bırakılınca hep ağlıyordu. İyi de ben de bırakılınca hep ağlıyorum. Hem de sular seller gibi… O zaman ben nimet mi oluyorum? İşte bu yüzdendir ki arada bir kendimi fasulye gibi nimetten sayarım.

         Artık annem bizimle uğraşmayı bıraktı. Yeni kobayları torunları… Anneme inat cılız mı cılızlar. Ama içi rahat! Suçluyu biliyor. Onun deyimine göre, hepsi “bana” çekmiş. “Benzeyecek başka insan bulamadınız mı?” diye de söylenip duruyor.

         Keşke, tabağımda daha çok yiyecek ve ekmek bıraksaymışım! Dönüp arkama baktığımda, bıraktıklarım dışında benim için ağlayan kimsenin olmadığını görüyorum. O yüzden, her akşam bir yudum ekmeğimi bırakıyorum.

 

Benim için, yalnızca benim için ağlasın diye…

 

 

UMUDUM VAR!

UMUDUM VAR!

 

Bu başlığa öyle bir giriş yapmalıyım ki okuyanlar önce ” vay be!” desin. Ama buna uygun hangi cümleleri kuracağımı inanın bende bilmiyorum. “Hadi hayırlısı!” diyelim…

Aslına bakarsanız, dinlediğim şarkıda geçiyordu bu sözler… Hani dinlediğiniz bir parçada sadece birkaç kelime dilinize pelesenk olur ya işte aynen bu durumdayım. Dinledikçe, neye umudumun olduğunu sıralamaya başladım. Şimdiye kadar ne çok umutlarım varmış da haberim yokmuş. Umut, yaşamın göstergesi değil midir? Hala yaşadığıma göre bir yığın umudum da olacak demek ki…

İşte ilk umudum…

“Pazar gününe tebessüm ederek, sıcak bir kahve ile başlamayı umuyorum.”

        Umutlarımız, ne kadar basit olursa o kadar az hayal kırıklığına uğrarız.  Böylece “Umudum kalmadı.” Diye inlemeyiz. “Umut fakirin ekmeğidir.” diye boşuna dememişler! İşte ben de o fakir grubuna girdiğim için ekmeğimi yer dururum.

Ölümle mücadele edenlerin umudu, yaşayabilmek ise bizlerin de umudu yaşamı iyi değerlendirmek olmalı. Ayrılıkları yaşadığım için kavuşmaları umut ettim. Ölümle tanıştığımda bir daha olmamasını değil geç olmasını umut ettim.

Milli piyangodan para çıkmasını, son model arabam olmasını hiç umut etmedim. Olası şeyleri düşünüp, olması için çaba sarf ettim.

Memur umudu, mütevazı olurmuş.

 

        Her canım acıdığında yeni bir umutla yaralarımı sarmayı denedim. Bu sarıp sarmalamalar kimi zaman merhem oldu kimi zaman ise yarama tuz bastı. Bu sefer de duyduğum acının dinmesini diledim.

 

        Umut bahçenizdeki çiçeklerin solmaması dileği ile…

 

Umudumun tükendiği an öldüğüm andır!