Küçükken, annem yemekte sürekli benimle uğraşırdı. “Tabağındakileri bitir. Ekmeğin kalmasın! Şunu da ye! Bunu da ye…” diyerek en işkenceli saatlerimi sofrada yaşamama sebep olurdu.
Her defasında da “Bak yudumunu bitirmezsen arkandan ağlar sonra!” diye de fabl niteliğinde hikâyeler uydururdu. Kıt aklımla sürekli yemeklerin ve ekmeğin nasıl ağladığını düşünüp dururdum. Hatta sofrada bıraktığım ekmeği saklayıp, bütün gece “Ağlayacak mı?” diye beklemelerim de cabası…
Bazen de “Eğer bunları yemezsen arkandan koşup seni yakalar.” derdi. Canıma minnet! Zaten koşup oynayacak birini arıyordum. Ama tek koşan, yemek tabağı ile annem oluyordu. Bizdeki yiyecekler bile annemden korkup beni kovalayamıyorlardı.
Böylece annem sayesinde tombul bir çocukluluk evresi geçirdim. Yediklerim yerine sürekli ben ağlıyordum. Ama anneme göre hala ben az yemek yiyen, sağlıksız, yüzünde kan olmayan, sarı benizli bir çocuktum. Bu fikri ben kazık kadar olana kadar sürdü. Ta ki “Bu çocuk meğerse sarı benizliymiş!” kararına varıncaya kadar…
Nimet bırakılınca hep ağlıyordu. İyi de ben de bırakılınca hep ağlıyorum. Hem de sular seller gibi… O zaman ben nimet mi oluyorum? İşte bu yüzdendir ki arada bir kendimi fasulye gibi nimetten sayarım.
Artık annem bizimle uğraşmayı bıraktı. Yeni kobayları torunları… Anneme inat cılız mı cılızlar. Ama içi rahat! Suçluyu biliyor. Onun deyimine göre, hepsi “bana” çekmiş. “Benzeyecek başka insan bulamadınız mı?” diye de söylenip duruyor.
Keşke, tabağımda daha çok yiyecek ve ekmek bıraksaymışım! Dönüp arkama baktığımda, bıraktıklarım dışında benim için ağlayan kimsenin olmadığını görüyorum. O yüzden, her akşam bir yudum ekmeğimi bırakıyorum.
Benim için, yalnızca benim için ağlasın diye…


